30 Haziran 2016 Perşembe

BİLİM AHLAKI ENKAZINI RANTA DÖNÜŞTÜRMEK


Uyguladığı görmezden gelme/örtbas etme tutumuyla , bilimsel hırsızlık (intihal) başta olmak üzere her türlü bilimsel sahteciliği sıradan bir olay haline getiren YÖK sistemindek bilimsel ahlak çöküşü, sistemin işbilir sözde bilim insanları tarafından muazzam bir kirli kazanç pazarı yarattı. Pazardaki alıcı sayısı, akademik yükseltmelerin  ve son zamanlarda buna ek olarak düşük öğretim üyeleri maaşlarını yükseltmek için bulunan akademik performans formülünün bilimsel yayınların niteliği değil niceliği temelinde  işlemesi sayesinde hızla yükseliyor. Pazarda kolayca müşteri bulan malın ne olduğu malum, sahte konferans ve 20 gün de yayınlama sözü vermek gibi ahlak sınırlarını zorlayan bilimsel  dergiler [1]. Bazı mallara verilmeye başlayan  TÜBİTAK desteği ise pazarın cazibesini daha da arttırmaktadır [2].

Bu güne kadarki deneyimler ve yaşanan gerçekler YÖK’ün, yerlerde sürünen bu bilim ahlakı düzenini  değiştireceğine dair en küçük bir umut vermiyor. YÖK her ne kadar hazırladığı ve parlamentoya sunulan yasa tasarısında [3], bilim etiği ihlallerini ve bunlara verilecek cezaların ne olduğunu açık bir şekilde tanımlamasına ve  intihalin yaptırımı olarak “üniversite öğretim mesleğinden çıkarma” cezasının yeniden getirmesine karşın, tasarıda bilimsel sahtecilikler için söz konusu olmaması gereken zaman aşımı maddelerinin bulunması ,uygulamada yine örtbas etme ve görmezden gelme  taktiğinin devam edeceğini işaretleri olarak karşımıza çıkıyor.

İster üniversite öğretim mesleğinden, ister kamu görevinden çıkarma cezası olsun bilimsel hırsızlık suçu için böylesi ağır yaptırımların ardında  yatan amaç "caydırıcılık"tır. Ancak bir cezanın caydırıcılığı her şeyden önce “örtbas etme” yi dışlayan, yandaşlık kaygılarından arınmış, tarafsız bir soruşturma yapılıp yapılmamasına bağlıdır. Açıkçası ceza var ama, hırsızlık örtbas edilip uygulanmıyorsa caydırıcılık yoktur. Sonuçta akademik ahlak yoksunluğu azalacağına daha da artar. Öyle ki  ortalık bu ahlaki çöküntüyü, müşteri bulmakta hiç bir zorlukla karşılaşmadan ranta dönüştüren sahte bilimsel kongre, dergi ve sahte tez pazarlarından geçilmez olur.

YÖK’den umudunu kesen bazıları ise  bilim ahlakının kurtulması adına bu pazarda  “bağımsız bir Ulusal Bilim Etiği Kurulu” kurulması için imza masası açmaya kalkarlar. Ancak, 6 aydır kurulu olan bu masaya o kadar az insan yanaşır ki on binlerce akademisyenin dolaştığı pazarda imza sayısı başlangıçta atılan imzalarla 500’e bile ulaşmaz [4].

Kayhan Kantarlı


Kaynaklar:



CHP, ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ VE BİLİM ETİĞİ

CHP'Lİ  MİLLİ EĞİTİM KOMİSYONU ÜYELERİNİN GÖREV ANLAYIŞI 

MİLLİ EĞİTİM KOMİSYONU’NDA KABUL EDİLEN TORBA YASANIN  ÖĞRETİM ÜYELERİNİ TAMAMEN SUSTURMA AMAÇLI MADDELERİNE KOMİSYONDAKİ CHP'Lİ ÜYELERİN HİÇ BİRİ İTİRAZ ETMEDİ !

CHP'Lİ ÜYELERİN, YÖK BAŞKANINI HEM SAVCI HEM YARGIÇ YETKİLERİ İLE DONATAN VE BİLİM HIRSIZLIĞINI CEZALANDIRILAMAZ DURUMA GETİREN MADDELERİN GÖRÜŞÜLMESİ SIRASINDA BU MADDLERİ ELEŞTİREN VE TASARIDAN ÇIKARILMASINI TALEP EDEN TEK BİR SÖZ BİLE SÖYLEMEDİKLERİ ORTAYA ÇIKTI (*)

Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmündeki Kararname ile çıraklık eğitimi ve staj altyapısının güçlendirilmesinden, YÖK ve ÖSYM Başkanlığına ilişkin değişikliğe kadar çok sayıda düzenleme içeren torba yasa tasarısı önceki gün TBMM Milli Eğitim Komisyonu’nda kabul edildi.

Tasarının ifade özgürlüğü ve bilim etiği bağlamında üniversite çalışanlarını ilgilendiren en önemli maddeleri disiplin mevzuatında değişiklik yapan 27 ve 28.maddelerdi. Öğretim elemanlarının gerek, toplumsal sorumlulukları, gerek üniversite özerkliği ve gerekse Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden kaynaklanan düşünce açıklama ve ifade özgürlükleri, tasarıda yer alan söz konusu disiplin maddeleriyle kullanılamaz hale getiriliyor ve bu baskıyı garanti altına almak için de YÖK Başkanına hem savcı hem yargıç olmasını sağlayan hukuk dışı yetkiler veriliyordu. Tasarının bir başka sakat yanı ise üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası gerektiren intihal eylemini, istenirse bu cezanın uygulanmasını olanaksız kılacak ve intihalin cezasız kalmasını sağlayacak şekilde tanımlamış olmasıydı (bağlantıdaki basın açıklamasına bakınız: http://kayhankantarli.blogspot.com.tr/2016/06/yok-disiplin-yasa-tasarisi-hakkinda_30.html). 

Bu durum karşısında üniversite özerkliği ile düşünce ve ifade özgürlüğünü, hukukun üstünlüğünü ve akademik etik değerleri savunan bir partinin yapması gereken şey komisyon çalışmalarından başlayarak tüm yasalaşma süreci boyunca tasarıya şiddetle karşı çıkıp, kamuoyu oluşturmak ve yasalaşmasını önlemeye çalışmaktı. Bu günkü TBMM yapısında bu görevi yapacak olan ise CHP milletvekilleriydi.

Ancak aşağıda bağlantısı verilen toplantı tutanaklarından anlaşılacağı gibi (*), söz konusu torba yasa tasarısının, öğretim elemanları disiplin mevzuatında önemli değişiklikler yaparak, YÖK Başkanı’na hem yargıç hem de savcı yetkisi veren ve bilim hırsızlığını cezalandırılamaz hale getiren 27 ve 28. maddeleri Milli Eğitim Komisyon’unda görüşülmesi sırasında, CHP li üyelerin hiçbiri ne bir eleştiride bulunmuş ve ne de söz konusu hükümlerin tasarıdan çıkarılmasını talep etmiştir. Sonuçta söz konusu maddeler hiçbir sorun çıkmadan kabul edilmiştir.
Bu durum, CHP nin savunduğu geleneksel ilkelere aykırı olup Kılıçdaroğlu yönetimindeki (Y)CHP’nin, ülkeyi eşi görülmemiş bir baskının eşliğinde karanlığa sürükleyen iktidar partisinin önünü açmaktan başka bir işlevi olmadığının çok net ve açık bir kanıtıdır.

CHP ve Milli Eğitim Komisyonu’nda görevlendirdiği milletvekillerinin, öğretim elemanlarının disiplin mevzuatını yeniden düzenleyen yasa tasarısının üniversite özerkliği ve bilim etiğine nasıl bir darbe indirdiğinin farkında olmadıkları anlaşılmaktadır.

Bu skandala ne sayın Kılıçdaroğlu, ne de söz konusu üyeler kabul edilebilecek bir açıklama getiremez. Böyle bir durumda ise sorumluların ne yapacağı bellidir…tabii ki siyasi etiğe değer veren gerçek sol partilerde.

Yazık çok yazık…ülkeye de, üniversitelere de CHP ye de….

Kayhan Kantarlı

EÜ Emekli Öğretim Üyesi

e-posta: kayhankantarli@gmail.com

(*) Komisyon tutanakları

1) 27 ve 28. maddelerin görüşüldüğü 27 Haziran tarihli Komisyon Tutanağı; 

2) Görüşmelerin tamamlandığı 28 haziran tarihli komisyon tutanağı: 


YÖK DİSİPLİN YASA TASARISI HAKKINDA BASIN AÇIKLAMASI :


1) YÖK BAŞKANINA HEM SAVCI HEM YARGIÇ YETKİSİ

TBMM’ne sunulan ve bu günlerde Milli Eğitim Komisyon’unda görüşülmekte olan yasa tasarısı (*) ile, üniversite öğretim elemanlarına ilişkin disiplin mevzuatında yaptığı değişiklikle üniversite özerkliğine öldürücü bir son darbe indirilmesi söz konusudur.

(*) “Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”

Önceki YÖK yasasının 53. maddesinde yer alan disiplin mevzuatı hükümlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesiyle doğan yasal boşluğun doldurulması amacıyla yapılan yeni düzenleme fırsat bilinerek, YÖK Başkanına hem savcı hem de yargıç olmasını sağlayacak  hukuk dışı yetkiler verilmektedir. YÖK Yasasınının önceki halinde yer alan 53/a maddesine göre YÖK Başkanı,  Yükseköğretim Kurulu üyeleri ile üniversite rektörlerinin disiplin amiriydi. Yeni tasarı bu maddede yaptığı değişiklikle YÖK başkanına ayrıca  tüm  öğretim elemanlarının da disiplin amiri olma yetkisi tanımaktadır.

Tasarıdaki  53/Ç maddesinin (e) bendine göre ,  YÖK başkanı  uyarma cezası gerektirenler dışında daha üstteki tüm cezalara ilişkin bir disiplin suçu işlediği öne sürülen öğretim üyesi hakkında doğrudan soruşturma açabilecek,  eğer o öğretim üyesi hakkında üniversitesi (rektör ya da dekan) bir soruşturma başlatmışsa, soruşturma raporu dosya ile birlikte doğrudan YÖK başkanlığına gönderilecek ve bu kapsamda yapılan soruşturmalar sonucunda kınama cezası YÖK başkanınca,  kademe ilerlemesinin durdurulması veya birden fazla ücretten kesme cezası, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası ile kamu görevinden çıkarma cezası YÖK  Yüksek Disiplin Kurulunca (YÖK Genel Kurulu) verilecektir. Siyasi tercihleri yansıtan mevcut atama sisteminde Yüksek Disiplin Kurulu demek YÖK Başkanı demek olduğundan, böyle bir disiplin soruşturması usulü,  YÖK başkanının hem savcı hem yargıç durumuna getirilmesi demektir.

Tasarıda sıralı disiplin amirleri (Rektör, Dekan, Yüksekokul Müdürü) yanında ayrıca YÖK başkanına da soruşturma açma yetkisi verilmesi, YÖK’ün öğretim üyelerinin cezalandırılmasında üniversite yönetimlerine son zamanlarda duymaya başladığı güvensizliğin sonucudur. Öğretim üyesi hakkında üniversitesi (Rektör ya da Dekan) soruşturma başlatmış olsa bile, soruşturma raporu ve dosyanın üniversite bir karar vermeden YÖK Başkanlığına gönderilme zorunluluğu getirilmesi bu güvensizliğin kanıtıdır.

YÖK’ün ya da siyasi otoritenin uygulamalarını eleştiren bir öğretim üyesinin eylemini,  üniversitesi düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında görüp soruşturma açmaya gerek görmez ya da soruşturma açsa da,  ceza verileceği konusunda güvensizlik duyulursa,  YÖK başkanlığı derhal tasarıyla kendisine verilen olağanüstü soruşturma açma yetkisini kullanıp o öğretim üyesinin kamu görevinden çıkarılmak dahil  mutlaka cezalandırılmasını  sağlayabilecektir.
YÖK başkanlığınca yapılacak soruşturma sonucunda kınama cezası dışındaki cezaların Yüksek Disiplin Kurulu’nca verilecek olması YÖK başkanının olağanüstü yetkisini olağan kılmaz. Çünkü  siyasi tercihleri yansıtan mevcut atama sisteminde Yüksek Disiplin Kurulu demek  YÖK Başkanı demektir. Dolayısıyla bu işleyişte YÖK başkanının hem savcı hem de yargıç durumunda olacağı açıktır. 

Sonuç olarak söz konusu yasa tasarısıyla disiplin soruşturmaları için YÖK başkanına hem savcı hem de yargıç kılacak şekilde  tanınan olağanüstü yetkiler hukukun temel ilkelerine  aykırıdır. Tasarı aynen yasalaştığı takdir de üniversite özerkliği tamamen ortadan kaldırılmış ve  üniversitenin suskunluğu uzun yıllar değiştirelemez şekilde pekişmiş olacaktır. Üniversitesi susturulan bir ülkenin gideceği yer ise ortaçağ karanlığından başka bir şey değildir.

2)TASARIDAKİ İNTİHAL TANIMI BİLİMSEL HIRSIZLIĞIN CEZALANDIRILMASINI OLANAKSIZ KILACAKTIR. 

İntihal (bilim hırsızlığı), önceki disiplin mevzuatında olduğu gibi yeni tasarıda da en ağır ve onur yüz kızartıcı  suç olarak yer almış ve cezası da olması gerektiği gibi “üniversite öğretim mesleğinden çıkarılmak” olarak belirlenmiştir. Ancak,  Üniversite öğretim mesleğinden çıkarılmayı gerektiren fiil tasarının 27/b/5 maddesinde öyle bir tanımlanmıştır ki, intihalcilere cezadan kurtulmak için adeta bir sığınak yaratılmıştır.

Cezai yaptırımı üniversite öğretim mesleğinden  çıkarma (ya da bir ara getirildiği gibi kamu görevinden) çıkarma cezası olan intihal, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı nedeniyle şu anda işlevsiz olan önceki disiplin mevzuatında evrensel bilim etiği ilkelerine uygun olarak "bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek" diye tanımlamıştı.

Bu everensel tanım, disiplin mevzuatının yeniden düzenliği söz konusu yasa tasarısında değiştirilerek şu şekle sokulmuştur;
“(İntihal), kasten başkalarının özgün fikirlerini, metodlarını, verilerini veya eserlerini bilimsel kurallara uygun biçimde hiç atıf yapmadan eserin bütünü dikkate alındığında önem arz edecek şekilde kısmen veya tamamen kendi eseri gibi göstermektir”.

Önceki düzenlemelerde intihalin gerçekleşmiş sayılabilmesi  için, evrensel tanımına uygun olarak “kaynak göstermemek” dışında başka bir koşul aranmazken, tasarıyla getirilen yeni düzenlemede, intihalin gerçekleşmiş sayılması için kasten yapılmış olma yani “kaynakları bilinçli bir şekilde göstermeme” / “kasten aşırmış olma”  ve “eserin bütünü dikkate alındığında çalıntıların önem arzetmesi” gibi koşullar getirilmiş olması son derece dikkat çekicidir.

Açıkçası tasarıdaki üniversite öğretim mesleğinden çıkarma  gibi onur kırıcı ve son derece ağır bir ceza gerektiren intihal eyleminin ne olduğunu  açıklayan ifade, sanki intihali değil de intihal suçundan kurtulma ya da kurtarılma yollarını tarif etmektedir. İntihalle suçlanan bir öğretim elemanı bu tarifi uygulayıp kendisini, “sehven kaynak göstermediğini” söyleyerek, “başka eserlerden kaynak göstermeden yaptığı alıntıların çalışmasının bütünü dikkate alındığında son derece önemsiz kaldığını” ileri sürerek,  ya da yüzde yüz aşırma olan tezler ve makaleler için yapıldığı gibi, “tezimi/ makalemi başka bir eserden aldığım doğrudur, ancak  ben bunları nereden aldığımı açıkça yazdım” diyerek savunabilecek ve bu savunma ilk başkanı hakkındaki intihal suçlamasından başlayarak, 34 yıldır geleneksel olarak intihali yok göstermeye odaklanmış YÖK sistemi tarafından kabul edilip aşırmacı kolaylıkla aklanabilecektir.

“Kaynakları sehven göstermedim” diyerek aklanma olanağı sağlanması, aşırmacılara “sehven intihal sığınağı” diyebileceğimiz bir sığınak sunmak demektir. Evrensel bilim ahlakı normlarında bilimsel aşırmacılığı kasıt unsuru arayarak “sehven intihal sığınağı” içine sokmaya çalışan çarpık bir anlayışa yer yoktur. Her şeyden önce intihalin “kasten”i, “sehven”i olmaz. İntihal, yani aşırmak bilinçli bir eylemdir. Çünkü söz konusu aşırmayı yapan kişinin, aşırma yaptığı eserin bir sahibi olduğunu bilmemesi olanaksız olup aşırmacı, yazarı belli bir eserden bilerek aşırır ve bulunduğu akademik ortamda kendininmiş gibi kullanır. Girdiği evden çaldığı mücevherleri satarken yakalanan bir hırsız, mahkemede “bilmeden yanlışlıkla-sehven aldım” ya da “sahipsiz sandım, bir kastım yoktu” diyerek cezalandırılmaktan kurtulabilir mi?

Sonuç olarak söz konusu yasa tasarısında intihalin gerçekleşmiş sayılmasının “kaynak göstermemek” dışında, yukarıda açıklandığı türde etik dışı koşullara bağlanması, bir anlamda şimdiye kadarki örtbas etme yöntemlerinin  nasıl işlediğini göstermektedir. Akademik ahlaka aykırı olan bu örtbas etme yöntemleri, tasarı aynen yasalaşacak olursa disiplin mevzuatına da yazılmış olarak adeta meşrulaştırılarak eleştirilemez kılınacak ve şikayet / dava konusu yapılmasının önü kesilmiş olacaktır. YÖK düzeninin şimdiye kadar ki uygulamalarıyla katlettiği bilim ahlakının bir gün yeniden canlanıp akademik yaşamdaki yerini alması isteniyorsa tasarıdaki söz konusu koşullu intihal tanımından derhal vazgeçilmelidir.

Kamuoyunun bilgisine sunulur. Saygılarımla.

Prof. Dr. Kayhan Kantarlı
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) İzmir temsilcisi

e-posta: kayhankantarli@gmail.com

7 Kasım 2015 Cumartesi

JOSÉ MUJIKA VE CHP’NİN SÖZDE ERMENİ SOYKIRIM İKİLEMİ





Ermeni Soykırım iddiaları konusunda bir yandan parti tüzüğünüze,

“CHP, Sözde Ermeni Soykırımı iddiası ile ülkemizin haksız  önyargılarla suçlanmasına karşı bu güne kadar Partimiz öncülüğünde sürdürülen kararlı duruşa sahip çıkmaya devam edecektir”

diye   yazacaksınız diğer yandan;

“Ermeni Soykırım iddialarını ilk onaylayan (1965) ülke[ 1] Uruguay’daki Ermeni soykırım anıtını (24 Nisan 2010) bizzat açan [2] ve ayrıca Soykırım 100. Yıl Komitesi’nin onursal üyeliğini kabul eden (Ocak 2015) [3] Uruguay eski devlet başkanı José Mujika’yı bu gerçekleri halktan saklayarak Genel Başkan himayesinde konuk edip, “Saraysız Başkan/En fakir başkan” edebiyatıyla günlerce kent kent dolaştırarak”

söyleşiler düzenleyeceksiniz.



Bu durum ülkemizin dış politika  tarihinde eşi görülmemiş bir çelişki olmanın ötesinde siyasi bir skandaldır.   

Bilindiği gibi son derece mütevazi yaşamı ile tanınan Uruguay eski devlet başkanı José Mujika  1 Kasım Genel Seçimi’nden 2 gün önce CHP’nin konuğu olarak [4] ülkemize gelmiş  İstanbul,  İzmir ve Eskişehir’de düzenlenen söyleşilere ve “Saraysız Başkan” isimli kitabın tanıtımına katıldıktan sonra 6 Kasım günü geri döndüğü İstanbul’da Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile sabah kahvaltısında buluşarak görüşmüşlerdir [5-8].



José Mujika’nın seçime 2 gün kala İstanbul’a getirilip tahsis edilen kendi  otomobilinin benzeri 1973 model mavi bir ww otomobil  ile kentte dolaştırılıp “Saraysız Başkan”, “En Fakir Başkan” solaganlarıyla halkın ve basın karşına çıkarılması hiç şüphesiz bizim Cumhurbaşkanlığı sarayının ihtişam ve gösterişine gönderme yapan propaganda amaçlı etkinliklerdir. Gerçi bu propagandanın da CHP ye bir şey kazandırmadığı 1 Kasım akşamı belli olmuştur. Siyasal bir  partinin propaganda amaçlı böyle bir etkinlik düzenlemesi son derece normaldir.


Normal olmayan  bu etkinliklerin öznesi olan Uruguay eski devlet başkanının, gerçekte Sözde Ermeni Soykırımı iddialarının güçlü bir savunucusu olduğunun, ne CHP Genel Başkanlığı, ne kendisini konuk eden CHP’li belediyeler, ne de basın ve  diğer siyasiler tarafından  sorgulanmamasıdır. 

CHP'nin, 2010 yılında Devlet Başkanı iken Montevideo'da Ermeni Soykırım Anıtın  açan ve halen "Ermeni Soykırını 100. Komitesi" onursal üyesi olan José Mojika'yı bu gerçekleri görmezden gelip Genel Başkan himayesin'de 10 gün boyunca konuk ederek İstanbul, İzmir ve Eskişehir'de konferanslar verdirmesi, Türkiye'yi soykırımla suçlayanların ekmeğine yağ sürmüş ve CHP soykırım  yalanı kabullenmiş duruma düşürülmüştür. Daha da vahimi CHP parti programında yazılı olup, Genel Başkan ve MYK-PM üyeleri ile Milletvekilleri ve Belediye Başkanları olmak üzere tüm CHP lilerin riayet etme zorunluluğu bulunan "Sözde Ermeni Soykırımı" hakkındaki program ilkelerinin ayaklar altına alınmış olmasıdır.



Diğer taraftan Türkler’in Ermeniler’e soykırım uyguladığını iddia eden/savunan  José Mujika’nın, bu iddiaların hedefi olan ülkenin Ermeni Soykırım İddiaları konusunda kendisinden farklı bir bakış açına sahip olduğunu programına yazmış olan CHP’nin davetini kabul etmesi de doğal olarak  dikkat çeken bir durum, ortaya çıkan sonuç bu günkü CHP yönetimiyle  gerçekte görüş farkı olmadığını işaret etse de…

José Mujika Ermeni Soykırımının 100. Yıl dönümüne yönlik etkinliklerin organizasyonuna ilişkin olarak kurulan 100.Yıl Soykrım Komitesi üyeliğini önermek için kendisini  ziyaret eden Ermeni toplumu toplumsal ve dini kuruluş temsilcilerini kabulu sırasında öneriyi kabul etmiş ve bu sırada yaptığı konuşmada  Ermeni Soykırımının tanınması gerçekliğinden gururlu olduğunu anımsatarak bu suçu tanımayan ülkelere ilişkin olarak şunları söylemişti [3];

“Ermeni Soykırımının tanınması zavallı insanlığın çözülmemiş sorunlarından biridir. Sorun ilgili ülkeler tarafından çözülebilirdi. Bununla birlikte en azından Türkiye tarihinin karanlık sayfalarıyla yüzleşebilir ve işlediği vahşet suçunu kabul ederek bu sorunu çözebilir”.


Mujika’nın peşin hükümlü sarfettiği bu sözler bize hiç yabancı olmayıp “yetmez ama evetçiler” in her yıl 24 Nisan’da tekrarladığı bir söylemdir. Oysa araştırmalar tam tersini yani Ermeni Soykırı’mının bir yalandan ibaret olduğunu belgelere dayalı olarak kanıtlanmaya devam etmektedir.  Mujika’nın bu sözleri aynı zamanda CHP programında [9] sözü edilen “suçlayıcı, keyfi söylemler”e çok iyi bir örnek oluşturmaktadır.

CHP programında da ifade edildiği gibi sorun,  Mujika’nın yaptığı gibi peşin hükümlü suçlamalarla değil,  1948’de BM Genel Kurulu’nda oybirliği ile kabul edilen  Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde  yapılan açık tanım çerçevesinde, konunun bağımsız tarihçiler tarafından, Türkiye, Ermenistan ve Rusya dâhil ilgili tüm ülke arşivlerine erişim olanakları kendilerine tanınarak, iddiaların gerçekçi ve doğru zeminde, önyargılara kapılmadan incelenerek  çözümlenebilir.

 CHP’nin bu günkü yönetiminin Mujika’nın bu görüşlerini ve Sözde  Soykırım İddiaları konusundaki misyonunu dikkate almadan  ülkemizde konuk etmesi, CHP programının diğer unsurlarının olduğu gibi Ermeni Soykırımına ilişkin ilkelerinin de göstermelik durumuma düşürüldüğünü kanıtlamaktadır.Tıpkı Laiklik ilkesinin olduğu gibi.

CHP ülkeye davet ettiği bir kişinin (saraysız) devlet başkanı bile olsa geçmişini her yönden araştırmak ve bir " soykırım yanlısı" olduğunu öğrendiğinde de bu gerçeği halkımızla paylaşmak durumundadır. Onlarca Uzman danışmanlarla çalışan CHP Genel Başkanlığının bu gerçeği bilmediğini söylemek safdillik olur. İzmir'liler Jose Mujika'nın gerçekte bir soykırım savunucusu olarak ülkesindeki Ermeni Soykırım anıtını bizzat açtığını  ve aynı zamanda "Soykırım 100.yıl komisyonu" üyesi olduğunu bilselerdi salonları yine doldururlar mıydı acaba? Doldursalar da en azından soykırım yalanı konusunda sorular sorar ona tarihsel gerçekleri açıklayan belgelerden söz ederler ve kesinlikle Başkan Mujika’nın eline Sayın Doğu Perinçek’in büyük mücadele sonunda  kazandığı AİHM kararının bir örneğini verenler olurdu.


Ülkemizin dış politika tarihinde onurlu bir geçmişe  sahip olan CHP ni ciddiyet ve sorumluluktan uzak böyle bir skandala maruz bırakanları şiddetle kınamak ve gerek halkımızı bilgilendirmedikleri, gerek Mujika’ya sözde Ermeni Soykırımına ilişkin görüşlerine en küçük bir itirazda bulunmadıkları ve  gerekse topluma sundukları parti programını ciddiye almadıkları için halkımızdan özür dilemelerini talep etmek hakkımızdır sanıyorum.

Kayhan Kantarlı
Emekli Öğretim Üyesi
İzmir
e-posta: kayhankantarli@gmail.com

Kaynaklar:
1)    Uruguay Ermeni Soykırım İddiasını ilk onaylayan ülke (1965)
2)    Montevideo’daki Ermeni soykırım anıtının Başkan Mujika tarafından açılması
Video;
ya da:
Basın Bülteni:

3)    José Mujika Ocak 2015 de  Ermeni Topluluğu’nun “Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı Komitesi” onursal üyeliğini kabul etti
4)    Mujika CHP’nin konuğu olarak Türkiye’de
5)    Mujika İstanbul’da
6)    Mujika İzmir’de
7)    Mujika Eskişehirde
8)    Mujika Kılıçdaroğlu ile kahvaltıda  buluştu
9)    CHP Programı (sayfa 132)


7 Şubat 2015 Cumartesi

PEKÜNLÜ DAVASI'NDA 3 YILDIR CHP TARAFINDAN SORULMASI GEREKEN SORU NİHAYET İZMİR BAROSU TARAFINDAN SORULDU





 



İZMİR BAROSU’NDAN  YÖK'E VE YARGITAY BAŞSAVCILIĞI'NA:



ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINA KARŞIN TÜRBAN NASIL SERBEST ?

Emre Döker'in Haberi/Cumhuriyet/ 7 Şubat 2015





6 Şubat 2015 Cuma

CHP’NİN, PROFESÖR PEKÜNLÜ DESTEĞİ SEÇİM ŞOVU’NDAN İBARETTİR



Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) üniversitelerdeki türban yasağına ilişkin bu gün hala geçerli olan kararlarında bir değişiklik olmamasına karşın YÖK ve Rektörler tarafından Anayasa çiğnenerek uygulamaya sokulan fiili türban serbestliğinin baş mimarının "türbanı biz çözeriz", "söz veriyorum, türbanı da biz özgür kılacağız !" ve "laiklik tehlikede değildir !" söylemlerinin sahibi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olduğu halkımızın malumlarıdır.


Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP laiklik karşıtı olan, Anayasa’ya ve Parti Programına aykırı bu politikasının sonucu olarak, AYM kararlarını uygulamakla “öğrenim özgürlüğünü” engellediği iddia edilerek açılan dava sonucunda hapse mahkum edilen Prof. Dr. Rennan Pekünlü’ye, yapılan tüm çağrılara karşın başından beri asla sahip çıkmamıştır. Oysa Prof. Pekünlü’nün görevini yaparak uyguladığı türban yasağına ilişkin tüm AYM kararları CHP’nin AYM’ne başvurusu sonucunda hukuk sistemimize girmiş içtihatlardır.


CHP, Pekünlü’nün hapse mahkum edildiği davayı, Laiklik mücadelesi olarak izleyip Pekünlü’ye destek olmayı üç yıldır reddetmişken, Pekünlü’nün hapiste olduğu bu gün ortaya çıkarak aynı nedenle açılan 2. davada kendisine sahip çıktıklarını açıklayarak günah çıkarmaktadır.

CHP’nin tepedeki Laiklik karşıtı AKP’lileşmiş yapısını değiştirmeden ve kendi eseri olan AYM kararlarına yeniden sahip çıkmaya başlamadan yaptığı bu günah çıkarma asla gerçek bir pişmanlık olamaz. Bu nedenle CHP’nin, Genel Seçim ve adaylık sürecine rastlayan bu günlerde İzmir Adliyesi’nde kitlelerin izlediği dünkü duruşmaya genel başkan yardımcılığı düzeyinde katılarak parlak nutuklarla Prof. Pekünlü’ye sahip çıkıyor görüntüsü vermesi “timsahın gözyaşları” ndan ibaret bir halka yaranma girişimidir.


Dünkü duruşma sonrası Adliye önünde yapılan etkinliğe katılan CHP Genel Başkan yardımcısı Bülent Tezcan, Pekünlü’nün Anayasal türban yasağını uyguladığı için hapse mahkum edilmesinden AKP+Cemaat ortaklığının değil de, yanlızca Cemat’in sorumlu olduğunu ima edecek şekilde “TBMM’ne Prof. Pekünlü’nün de yararlanabileceği (TCK 112 de değişiklik öngören) bir yasa önerisi sunduklarını, iktidar eğer her fırsatta söylediği paralel ile mücadele konusunda samimi ise Rennan hocaya kurulan bu tuzağı boşa çıkarmak için çok hızlı bir şekilde yasa değişikliğini meclisten geçirmesi gerektiğini” söylemiştir (*).

3 Yıldır ortada gözükmeyip, Pekünlü’nün mahkum edilse de yararlanabileceği böyle bir tasarı sunmayı düşünmeyen CHP’nin, Pekünlü cezaevinde ve infazının yarısı tamamlanmışken üstelik olayın siyasi sorumlusu AKP ‘den yardım dilenerek böyle bir tasarıdan söz etmesi, her şeyden önce Prof. Pekünlü’nün yürüttüğü Laiklik ve Hukuk rejimi mücadelesine bir hakaret ve Pekünlü Ailesi’nin onurunu zedeleyen bir girişim olup utanç vericidir.


Prof. Pekünlü cezavine giderken söylediği gibi onurla yatmakdadır. CHP yönetiminin böylesi onur kırıcı sözde desteğine asla gereksinimi yoktur.

Bu nedenle CHP yönetimini Rennan Pekünlü’davasını davasını seçim gösterisi yapma fırsatı olarak gören bu tutumunu şiddetle kınıyor ve Pekünlü’ye destek amacıyla kurulan oluşumları da CHP örneği böylesi şov amaçlı siyasi dayanışmalardan uzak durmaya davet ediyorum.
Kayhan KANTARLI
CHP üyesi
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) İzmir Temsilcisi

(*) http://www.cagdasulusalcizgi.com/…/chp-genel-baska…/475.html
http://www.yurtgazetesi.com.tr/…/rennan-hocanin-durusmasi-7…,